Yel Değirmenleri Değişti

Img

Sokaklar daha güvenlidir, arkadaşlıklar daha sahici, oyunlar daha yaratıcıdır. Çocuklar akşama kadar dışarıda oynar, anneler pencereden seslenir, babalar eve gelince herkes aynı sofrada buluşur. Geçmiş, aradan yıllar geçtikçe kusurlarından arınır; zihnimizde temizlenmiş, düzenlenmiş, neredeyse masalsı bir yere dönüşür.

Sonra çocuklarımızın da aynı dünyada yaşamasını isteriz.

İşte Üstün Dökmen’in Don Kişot Anne Babalar ve Toplumlar kitabı, tam da bu isteğin peşine düşüyor. Dökmen, geçmişin değerlerini bugünün çocuklarına olduğu gibi taşımaya çalışan anne babaları Cervantes’in ölümsüz kahramanı Don Kişot’a benzetiyor.

Don Kişot kötü biri değildir. Aksine, iyi niyetlidir. Haksızlıklarla savaşmak, güçsüzleri korumak, dünyaya adalet getirmek ister. Fakat yaşadığı çağın değiştiğini göremez. Şövalyelik dönemi sona ermiştir; o hâlâ zırhını kuşanır, atına biner, yel değirmenlerini dev sanarak saldırır.

Onu gülünç duruma düşüren kötülüğü değil, gerçeklikle arasındaki mesafedir.

Üstün Dökmen’in “Don Kişot Anne Baba” kavramı da buradan doğuyor. Kitabın başlangıcında küçük ama tanıdık bir aile sahnesi var. Dört yaşındaki torunu tablette bir resmi boyarken babası elinde kâğıt ve renkli kalemlerle yanına geliyor. Çocuğu tableti bırakıp resim yapmaya çağırıyor. Küçük kız ise dijital boyamadan vazgeçmek istemiyor. Baba bir süre sonra, “Kendimi Don Kişot gibi hissediyorum,” diyor.

Aslında birçok anne baba bu duyguyu yaşıyor.

Çocuğunun dışarıda oynamasını, kitap okumasını, resim yapmasını, toprağa dokunmasını istiyor. Bütün bunlar son derece anlaşılır. Sorun, bunları isterken çocuğun yaşadığı dünyanın kendi çocukluğumuzdaki dünya olmadığını unutmakla başlıyor.

Sokaklar artık aynı sokaklar değil. Araba sayısı arttı, kaldırımlar daraldı, boş arsalar apartman oldu. Mahalle oyunlarının yerini ekran oyunları aldı. Çocuklar yalnızca evin, okulun ve sokağın içinde değil; dijital bir dünyanın içinde de büyüyor.

Bu dünyayı tümüyle reddetmek mümkün değil.

Dökmen, dijital dünyanın çekiciliğini çekirdek yemeye benzetiyor. İnsan, “Üç tane daha yiyip bırakacağım,” der ama önündeki kâse boşalana kadar duramaz. Dijital dünyanın farkı, kâsenin hiç boşalmamasıdır. Ekranda her zaman başka bir görüntü, başka bir haber, başka bir video vardır.

Biz yetişkinler bile kendimizi durdurmakta zorlanırken bütün yükü çocuğun iradesine bırakmak adil değildir.

Buradaki mesele teknolojiyi kutsamak ya da bütünüyle mahkûm etmek değil. Asıl mesele, onunla nasıl bir ilişki kurduğumuzdur. İnternet yalnızca bağımlılık, oyun ve oyalanma alanı değildir. Aynı zamanda bilgiye ulaşmanın, öğrenmenin, üretmenin ve iletişim kurmanın da en güçlü araçlarından biridir.

Çocuğu bu dünyanın dışında tutmaya çalışmak, onu korumak kadar hayata hazırlayamamak anlamına da gelebilir.

Kitapta “Helikopter Anne Babalar” kavramına da yer veriliyor. Bunlar çocuklarının çevresinde sürekli dolaşan, onların yerine karar veren, yapabilecekleri işleri bile üstlenen anne babalar. Çocuğun aç olup olmadığını, ne giyeceğini, kimlerle görüşeceğini, nasıl çalışacağını sürekli denetliyorlar. İyi niyetle başlayan ilgi, zamanla çocuğun hayatını daraltıyor.

Bir tarafta çocuğun her işine karışan helikopter anne babalar, diğer tarafta onu eski dünyanın kurallarıyla büyütmeye çalışan Don Kişot anne babalar var.

İki tutum da farklı yollarla aynı yere çıkıyor: Çocuğu kendi hayatının öznesi olmaktan uzaklaştırıyor.

Biri onun yerine yaşıyor, diğeri ona kendi geçmişini yaşatmak istiyor.

Oysa çocuklarımız bizim yarım bıraktığımız hayatların devamı değildir. Bizim çocukluğumuzu yeniden kurmak, kaybettiğimiz sokakları geri getirmek ya da gerçekleştiremediğimiz hayalleri tamamlamak için dünyaya gelmediler. Onların yaşayacağı hayat, bizimkinden başka olacak. Bizim görevimiz o hayatı onlar adına kurmak değil, kendi ayakları üzerinde durabilecekleri bir zemin hazırlamaktır.

Üstün Dökmen, Don Kişotluk düşüncesini yalnızca aileyle sınırlamıyor; toplumlara da taşıyor.

Bazı toplumlar da değişen dünyayı anlamak yerine geçmişin kurumlarına, değerlerine ve yaşam biçimlerine sığınıyor. Bugünün sorularına yüzyıllar öncesinin cevaplarını vermeye çalışıyorlar. Geçmişi anlamak yerine onu dokunulmazlaştırıyor, değişimi bozulma, yeniliği tehdit olarak görüyorlar.

Burada ince bir ayrım var.

Geçmişi bilmek başka, geçmişte yaşamak başka.

Gelenek, insanın ve toplumun hafızasıdır. Hafızasızlık nasıl bir eksiklikse hafızanın içinde hapsolmak da öyledir. Kökleri olmayan ağaç yaşayamaz; ama yalnızca köklerinden ibaret kalan bir ağacın dalları da göğe uzanamaz.

Geçmiş bize yön gösterebilir, fakat geleceğin yerine geçemez.

Don Kişotluk, geçmişi sevmekle değil, geçmişi bugünün tek ölçüsü hâline getirmekle başlıyor. Kendi çocukluğumuzdaki oyunları özleyebiliriz. Mahalle kültürünü, komşuluğu, uzun sofraları, yüz yüze konuşmayı değerli bulabiliriz. Fakat bunları çocuklarımıza bir hayat zorunluluğu olarak sunduğumuzda, onların dünyasını anlamak yerine kendi özlemimizi dayatmış oluruz.

Kitaptaki en gülümseten örneklerden biri, torununa doğum günü hediyesi almak isteyen dedenin hikâyesi. Çocuğun “Minecraft” istediğini duyan dede, sözcüğü “Mein Kampf” olarak anlıyor ve gidip Hitler’in Kavgam kitabını alıyor.

Hikâye komik, ama kuşaklar arasındaki uzaklığı da bütün çıplaklığıyla gösteriyor.

Dede iyi niyetli. Torununu seviyor, onu mutlu etmek istiyor. Fakat çocuğun dünyasını bilmediği için verdiği cevap, istekle bütünüyle ilgisiz kalıyor. Bugün pek çok aile içi çatışmanın altında da benzer bir durum yatıyor: Anlamadan korumak, dinlemeden yönlendirmek, tanımadan yasaklamak.

Belki de anne babaların önce şu soruyu kendilerine sormaları gerekiyor:

Çocuğumu gerçekten geleceğe mi hazırlıyorum, yoksa kendi geçmişime mi çağırıyorum?

Bu soru toplumlar için de geçerli.

Değişim her zaman iyi değildir. Yeni olan her şey ilerleme anlamına gelmez. Teknoloji insanı yalnızlaştırabilir, tüketim alışkanlıklarını büyütebilir, zamanı parçalayabilir. Ama bütün bunlarla mücadele etmenin yolu geçmişe kapanmak değildir. Yasaklamak yerine anlamak, korkmak yerine öğrenmek, teslim olmak yerine ölçü koymak gerekir.

Çocuğun elindeki tableti kırmak kolaydır. Asıl zor olan, ona o tabletle ne yapacağını öğretmektir.

Sokağı kutsamak kolaydır. Asıl zor olan, çocuğa güvenli ve insani bir yaşam alanı kurmaktır.

Geçmişi yüceltmek kolaydır. Asıl zor olan, geçmişin bilgisini bugünün gerçekleriyle buluşturmaktır.

Don Kişot Anne Babalar ve Toplumlar, çağın her yeniliğine boyun eğmemizi önermiyor. Tam tersine, değişimin karşısında daha bilinçli, daha gerçekçi ve daha ölçülü durmayı hatırlatıyor.

Hepimizin içinde biraz Don Kişot var. Kaybettiği dünyayı özleyen, eski günlerin daha güzel olduğuna inanan, bazen karşısındakini anlamadan kendi doğrusunu savunan bir Don Kişot.

Yel değirmenleri bugün de karşımızda.

Yalnız artık tarlalarda değil; evlerin salonlarında, çocukların odalarında, okullarda, kurumlarda ve toplumların zihninde yükseliyorlar.

Mesele kılıcı çekip saldırmak değil.

Önce karşımızdakinin gerçekten bir dev mi, yoksa yalnızca değişen dünyanın bir parçası mı olduğunu anlayabilmek.

DON KİŞOT ANNE BABALAR VE TOPLUMLAR / Üstün Dökmen – Remzi Kitabevi, 2026

yok

Author: Ece Arslan